Abdullah Reha Nazlı

Monthly archive

Ocak 2016

Pazarlama paradoksum

Bilgi Çağını Anlayamadık/Yazılar

Elimizdeki internet araçları sayesinde istediğimiz kişilere ulaşabiliyoruz. Elimizde inanılmaz bir erişim olanağı var. Tarihte devlet yöneticileri hariç kimsenin istediği kitlelere bu kadar kolay ulaşabildiği bir dönem yaşandığını zannetmiyorum.

Şöyle bir örnek vereyim; diyelim ki falanca şehirde yaşayan ve işini ciddiye alan bir işletmesiniz. O şehirde benim gibi birini bulursunuz. Teknolojiyle gerçekten ilişkili olup olmadığınızı test eder, belirli konularda restler çekerim ve bir ihtimal sizinle anlaşırız.

İnsanlara bayan ayakkabısı pazarlamak istiyoruz diyelim.

Mağazamız adına bir sayfa açarız. Facebook’ta güzel bir ayakkabıyı çok şık bir fotoğrafla ve görselle paylaşır ve sadece o şehirde yaşayan, falanca yaşlar arasındaki bayanların göreceği şekilde reklam veririz. Facebook o fotoğrafı beğenen, yorum yapan kişilerin arkadaşlarına “Falanca arkadaşın bunu beğendi” diye her Facebook’a girişinde göstersin diye ufak tefek ayarlar yaparız. Sadece hedef kitlemize reklam verdiğimiz için ister inanın ister inanmayın işimizi doğru yaptığımız sürece reklama verdiğimiz paradan daha fazlasını kar ederiz. Bu sırada sayfamıza biriktirdiğimiz kişilere ise ömür boyu ücretsiz şekilde reklam yapar ve kendi dükkanında oturduğu yerden müşteri bekleyen, veya gazete, radyo gibi yerlere boş yere tanıtım yapmaya çalışan kişileri rekabette geride bırakmış oluruz.

Ya da o şehirde yaşayan ve Google’da ayakkabı arayan her kişinin arama sonuçlarında en üstte sitemizi görmesini sağlarız ve aynı şeyi elde ederiz. Ve yine sadece hedef kitleye ulaştığımız için düşük bütçeyle büyük faydalar elde edebiliriz.

İnsanoğlunun karşısına en şık görsellerle, etkileyici videolarla, arkadaşlarının görüşleriyle, animasyonlu web siteleriyle çıkar ve kendi eliyle internete girdiği bilgilerle, zayıf yönleriyle onları yönlendiririz.

Benim şu ana kadar pazarlamaya en çok çalışığım tek şey kitap oldu. Hem babamın sahibi olduğu kitapçı dükkanı için hem de çalıştığım yayınevleri için.

Kitaptaki sıkıntı şu ki; hedef kitlenin okumaya niyeti yoksa ne kadar reklam verdiğiniz pek fark etmiyor ya da sitenizden kitapla ilgili her türlü bilgiyi aldıktan sonra onu gidip başka yerden alabiliyor.

Ben işimde insanları kandırmak yerine olabildiğince gerçeklerle karşısına çıkmaya çalışırım. Gerçek bir ihtiyacın gerçek bir çözümünü arar ve böyle pazarlama yaparım.

Ama kitaptaki sıkıntıları aşabilmek için daha yoğun şekilde fikir üretmeye çalıştığımda internette gittikçe daha büyük araştırmalara girdim. İnsanların ne aradığını, ne istediğini daha çok anlamaya çalıştım.

Konunun burasında özür dileyerek neden zorluk yaşadığımı kısaca anlatmak istiyorum; Türkiye’de Facebook’ta kitap adı altındaki sayfaları beğenen kişi sayısı, Türkiye’de 1 senede satılan kitap sayısının 5’de biri. Buna karşılık tüm yayınevlerinin takipçi sayıları toplamı, Türkiye’de her 10.000 kişiden birinin kitap okuduğu gibi bir izlenim veriyor. Yani insanlar kitap sayfası beğenerek içlerini rahatlatıyor ama kitap satın almıyorlar. Bir kitaptan alınmış sözü paylaşanların binde biri bile o kitabı satın almıyor.

İşte tüm bunlar içinde aramalarımı genişlettim. İnsanların neye ihtiyaç duydukları ile ilgili aramalar yaptım.

Google öyle bir şey ki her saniye tutulan inanılmaz geniş bir istatistik olarak karşımıza çıkıyor. Hangi şehirde insanların ne sıkıntısı olduğu, hangi yaşta neye ihtiyaç duyulduğu gibi gerçekler önünüzde duruyor.

En çok karşıma çıkan şey; işsizlik. Binlerce insan iş arıyor. Bunu zaten biliyorum, ben de üniversite mezunuyum. Yaşıtlarımızın neler yaşadıklarını hepimiz biliyoruz. Ama burada sayılar karşıma çıkıyor.

İnsanlar çare arıyor doğal olarak. Öyle aramalara rastladım ki -doğal olarak- kitap satma çabam bu işlere başlamadan önceki zamanlarda olduğu insanlara yardım etme çabasına dönüştü.

Satmaya çalıştığım kitaplar insanları donanımlı hale getirebilir, iş bulmasını kolaylaştırabilir, az para kazandığı halde mutlu kişiler olmalarını sağlayabilir. Gerçekten bu konuda yazılmış en iyi kitapları biliyorum.

Ama arama sonuçlarından sonra işsiz insanların kitaba dahi para vermesini sağlayacak şeyler yapma konusunda isteksizliğim başladı. Kitaba verecekleri ufacık para ceplerinde kalsın istedim. Çünkü biliyordum; uğraşırsam ne yapıp edip o kitapların satın alınmasını sağlayabilirim.

Ama sonra arama sonuçlarında başka şeyler dikkatimi çekti.

KPSS için dershaneye giden insanlar ve ödedikleri paralar. İşsiz bir insanın, iş kurulabilecek parayı dershaneye yatırması ve kitaptan çalışabileceği konuları başkasından duyarak öğrenmesi. Dershaneler de bir şekilde içimde huzursuzluk oluşturuyor.

Bir başka yazımda günümüz dünyasında oluşturulan düzen sayesinde işsiz bir insanın harcamalarını kısmadığını, her gelir düzeyinceki insanın iPhone kullandığını söylemiştim ya.

İnternetten iş arayan insanlar internetten iPhone’lar, Samsung’lar aramışlar. Cep telefonundaki oyunu yapan şirkete milyar dolar kazandırmışlar.  Facebook profilini gören kişileri aramışlar. Bunu sağladığını iddia eden programlara para ödeyip dolandırılmışlar.

Arama sonuçları çok vahim.

İşsiz kimseler gelirlerini kısmıyorlar. Aynı şekilde para harcamaya devam ediyorlar. Ben onlara kitap satmaya çalıştığım için suçluluk duyuyorum ya, onlar o parayı eninde sonunda daha saçma yerlere harcayacaklar.

Gördüğüm kadarıyla bir istemeye istemeye dersaneye gidip, biraz puan alıp yıllarca atanmayı beklerken Facebook’ta önüne gelene oyun isteği yollayacaklar. Bu sırada Samsung S4 ile attıkları tweetlerde atanamadıkları için ona buna çatacaklar.

Arama sonuçlarında çalıştıracak kişi arayan yüzlerce işletmenin çalışacak kimse bulamadığını da söylemeliyim. Çünkü yüzbinlerce üniversite mezunu kendini oralarda çalışmak için fazla iyi buluyor. İnternetteki bilgi yarışmasında ikinci tura geçemiyorlar, yıllarca kullandığı internetin tarayıcı bilgilerini çözemiyorlar, kursuna gittikleri her şeyin kitapları ve ücretsiz videolu dersleri olduğunu bilmiyorlar, ekrandaki uyarılara bakmadan aslında virüs olan uygulamaları onaylıyorlar ve kişisel bilgilerini herkese açıyorlar ama bir işe girip çalışmak için fazla iyiler. Daha iyi bir iş bulana kadar boş oturmakta sorun görmüyorlar.

İnsanlarla görüştüm, yatırımcılarla görüştüm, hocalarla görüştüm ve insanlar her ne sınavlarına giriyorsa, onlar için ücretsiz videolu dersler hazırlayıp herkesin kullanımına açacak bir proje yapmak istedim. Birkaç ayda tamamlayıp insanların dershanelere verdikleri paralar ceplerinde kalsın istedim.

Ama böyle şeyler zaten varmış. İnsanlar önündeki teknolojinin farkında olana kadar onlar için yapabileceğimiz bir şey yok.

Bazı insanlara gerçekten yardım edilemez sanırım, onlar yardım edilmeye ihtiyaç duymadığı sürece…

Balık tutmayı öğretirken başıma gelenler

Bilgi Çağını Anlayamadık/Yazılar

Amerikalıların “nerd” dediği araştırmaya meraklı, okuduğunu anlayan, anladığından bir şeyler üreten güzel insanların internetin en aktifleri olduğu, aslında onlar dışında pek kimsenin internette bir şey bulamadığı güzel yıllar geçirdik.

Bu zamanlarda e-posta olması gerektiği gibi kullanılıyor, forumlarda yeni bilgilerin heyecanı paylaşılıyor, her gün yeni şeyler keşfediliyordu.

Ben de üstadlardan ve başka şehirlerde tanımadığım insanlardan bazı güzel prensipler ediniyordum. Kaynak göstermek ve bildiğini başkasına aktarabilmek bunlardan bazılarıydı.

Sonra yavaş yavaş internette her kesim insan yer almaya başladı. Bunlar, bizim forumlarda arama yaptıktan sonra çekine çekine sorduğumuz soruları gayet rahat herkese soruyordu. Biz de cevaplıyorduk.

Soru cevaplamanın bir adabı var; direkt cevabı verip konuyu kapattığımız insana kötülük yaptığımızı düşünüyorduk. Az önce bahsettiğim güzel insanlar ve onlardan öğrendiklerini hayatına uygulamaya çalışan ben, bir soruya şöyle cevap verirdik;

Önce sorunun nerden kaynaklandığını söyleriz; ki benzer karşılaşabileceği durumların tümünün şimdiden cevabını görebilsin.
Sonra konuyu güzelce anlatmış üstadın sorunun çözümünü anlattığı linki bulur ve konuya eklerdik.
Bu linkte tam da onun sorununu çözecek esas kısmı da linke eklerdik.
İşte böyle, insanlara yardım etme mutluluğu yaşanan, internetin doğru kullanıldığı ve benim her internete girişte linkler aradığım, faydalı linkleri “bookmark”ladığım, arşivlediğim ve forumlarda soru cevapladığım yıllar geçti.

Bir insana sorunun tam da çözümünü gösteren linki vermek iyi bir şeydi, övgü alırdı.

Bir sorunun cevabı sürekli gerekiyorsa ve internette kaliteli bir bağlantı yoksa o sorunun çözümünü anlatan kendi linklerimizi oluştururduk. İşte internet böyle kuruldu; “nerd” diye adlandırılan kişilerin bilgi arşivlemesiyle. Diğer tüm kişiler böyle hazıra kondular ve maalesef günün birinde internette bilginin ne kadar ucuz olduğunu keşfettiler.

Sonra bir gün sayıca üstün gelip her bir forumda bulunmaya, her konuya karışmaya, akıllarına gelen her soruyu sormaya başladılar. Forumda daha önce cevaplanmış bile olsa soruyu sorup kalabalık işgal ediyorlardı. Üstadlar “Doğru Düzgün Soru Sormanın Yolları” tarzında dökümanlar hazırlamak zorunda kaldılar.

Aslında o kişilerin foruma sormalarına gerek olacak tarzda komplike soruları yoktu. Onların küçük sorunlarının cevapları zaten internette pek çok yerde vardı, tek yapmaları gereken Google aramasıydı.

Bunun üzerine ilk gelen nerd’ler “Google’da cevabı olan şeyi başkasına sorma” diye felsefe geliştirdiler. Heyecanla bu akıma kapıldık. Hala daha bu prensibin en sıkı takipçilerindenim.

Ama cehennem gibi bir dönem geldi, o ilgisiz, sırf eğlence için internette olan büyük kalabalıkların önemli olduğu bir çağ başladı; Sosyal Ağlar çağı. Onların varlığı yeterliydi, kimse onlardan bir şey beklemiyordu. Onlar tüketiciydi. Birileri internete söz koyardı, onlar paylaşırdı. Birileri video çeker, onlar paylaşırdı. Birileri oyun yapar, onlar indirir. Birileri dizi çeker, onlar izler.

Onlar %99‘du.

Hani çan eğrisinin başında ilk gelenler vardır ya, onlar güzel insanlardır ama toplumda azınlıktırlar. Geç kalanlar kocaman bir kesimdir, önceleri popüler olduğu için katılırlar, sonralara kalanlar çoğunluğun peşinden gidenlerdir. Diğerleri de popüler bir şeyi yapmayıp toplumun dışında kalma korkusu duyanlar.

İşte bu çağda artık şöyle olmaya başladı, ihtiyacı olmayan bir sürünün sorunun çözümü önlerine geldikçe bilginin ucuz bir şey olduğunu düşünmeye başladılar. Asla Google’ın manasını öğrenemediler.

Aslında sosyal medyayı da öğrenemediler. Cevabını kolaylıkla bulabileceğin bir şeyi Google’da arat, arkadaşına sorma diyoruz ya. Onlar samimiyeti bile olmayan insanlara kendi sorunlarını hatta mesajla değil yorumlar, duvar yazısıyla soruyorlar. Bundan daha inanılmazı, soruyu sorup senin internete girdiğinde cevaplaman gibi bir yöntemi dahi akıl edemiyorlar. “Slm” yazıyorlar. Sen o anda internette olmalısın, onun sorusunu dinlemeye ve cevaplamaya hazır olmalısın.

Eğer o saatte bilgisayar başında değilsen, uyuyorsan, sorunları çözülmeyi bekler bir şekilde saatlerce orada duruyor. Bilgisayar başına geçtiğinde selamına karşılık veriyorsun. Üç-beş gereksiz cümlenin ardından sorusunu soruyor.

Hadi, şimdi gel de sorunun çözümünün Google’da olduğunu söyle bakalım. Hakaret kabul ediyorlar.” Yardım etmeyeceksen etme, ne akıl veriyorsun” tarzı cevaplar.

Hadi sorunun çözümünü anlatan link göster bakalım, eski günlerdeki gibi bir teşekkür alabilir misin.

Linkte sorunun tam çözümü yazıyorsa ama uzunsa yine sorularla tam çözümü sana anlattırıyor.

Eğer mümkünse sorunu sana çözdürüyor.

Artık link gönderemiyorum. Böyle ilerde başka sorun yaşarsa hemen çözsün amacıyla; sorunların cevaplarını bulabileceği siteleri tavsiye edemiyorum. Artık bıraktım.

“Böyle başka sorun da yaşarsan cevapları şu forumda bulabilirsin”, “Bu konuda şöyle güzel bir kaynak var”, “Google’da aratacağın esas kelimeler şunlar, şöyle aratırsan bundan sonra tüm sorunlarının çözümünü bulabilirsin” dediğim son kişiler bana “Hımmm… peki sağol” dediler. Arkamdan ise “İyice havalandı, bi soru sorduk, Google’da bul diyor.” dediler.

Eğitim sistemi İngilizce, Tarih, Türk dili kuralları öğretemiyor, bunları kabullendim. Ama bari okuma öğretseydi…

Eksiklikten yararlanmak üzerine

Bilgi Çağını Anlayamadık/Yazılar

“Bir şey tarafından sınırlandırılmayan insan mutlu olamaz.” Schopenauer

İlk kullandığım bilgisayar ilkokul üçüncü sınıftayken dükkanımızdaki idi.

Oyun oynamaya bu yıllarda doydum; Ms&DOS işletim sistemi yüklü bu bilgisayarda Prince of Persia, Wolfied, Bombarman, Lotus, Prehistoric vs. Aslında çocuklar oyun oynamaya doymaz, bilgisayar satılınca da çok üzülmüştüm. Uzun yıllar da bir daha bilgisayar göremeyecektim ama bilgisayara tekrar kavuştuğumda artık oyun oynamaktan ziyade farklı isteklerim vardı, çünkü biliyordum ki geçmişte bilgisayar önümde durmuş ama ben bir şey öğrenmemiştim.

Sonra 6 senelik bir ara oldu.

İlk bilgisayarımız (dört kardeş ortak) ben lisenin ikinci senesine geçeceğim yazın evimize geldi. Windows XP’nin çıkışını dergilerde daha ülkemize gelmeden okumuş, dükkandaki kitaplarını incelemiştim. Evimize geleceğini duyduğum bilgisayarın da XP olacağını duyunca uykusuz geceler geçirmiştim. Ama yatılı okuduğum için okullar başladı ve ben de sadece tatillerde kullanabiliyordum. Eğer Fen Lisesi’ndeki tüm arkadaşlarım Age of Empires konusunda bu kadar uzman olmasalar ve online oyun oynamak bu kadar keyifli olmasa ben de bu sınırlı vakitlerde henüz hiçbir şey yapmadığım bilgisayar ve internet denen bu teknolojiyle daha çok ilgilendirmek isterdim. Ama hafta sonu evde oyun oynayabilecek çok sınırlı vakit vardı. Üstelik evde bilgisayar sırası vardı. Ben de lisenin son senesine kadar kendi vakitlerimde oyun oynadım.

Lisenin son senesi ÖSS stresi içerisinde içime kurt düştü. Web sitesi yapabilmek hayal miydi? Herkesin okuyabileceği bir gazete çıkarmak ya da televizyona çıkmak gibi bir şeydi. Aslında o günlerde yapabileceğimizi keşfettiğim, şimdiki sosyal ağları hayal ettiğim günlerdeki düşüncelerimi not etsem şimdi kitap olurdu. Web tasarım bilen bir arkadaşa uzun ısrarlarım çaba getirmeyince kendim araştırmaya giriştim. O kadar harika şeyler keşfettim ki; otobüste, derslerde elimizde olup da kullanmadığımız bu teknolojiyle ilgili planlar yapıyordum. Ama bu planlar tutmadı zira üniversite giriş sınavı ve sonrasında yaşadığım hastalık sonucu kendimi istemediğim bir üniversitenin istemediğim bir bölümünde tüm derslerden kalmış bir halde ikinci sınıfa geçmiş halde buluverdim.

İlk kendi bilgisayarım üniversite ikinci sınıfta oldu, hayatım boyu bilgisayarla doyasıya ilgilenebileceğim ilk zamanımdı ama internetim yoktu. İnternet kafelerde bazen günde 10 saat web tasarım, grafik, video efektleri, içerik yönetim sistemleri, SEO öğrenmeye çalıştım. Tabi kesintilerle, sınav haftalarıyla, arkadaş gruplarıyla, organizasyonlarla tüm teknoloji planlarım, kendimi geliştirme çabalarım sürekli ve sürekli kesintilere uğradı. Ne zaman bir fikir veya öğrenmeye değer bir şey bulsam birkaç haftalık kesintiye uğruyor ve dikkatim dağılıyordu.

Evimdeki ilk internetim (son derece kısıtlı kotalı) üniversite son sınıfta oldu. Gerçek manada kullanamadığım, herkese açık wi-fi’lara, internet kafelere, internet çeken ortamlara muhtaç olduğum yıllar geçirmeye devam ettim.

Bilgisayardan ilk paramı kazanmaya başladığım yıllarda işlerimi internet kafelerde yapıyor ve bir yandan da kendi arkadaş gruplarım için etkinlikler düzenliyordum. Sınırsız bir internetim olsa sanırım bunların hiçbiri olmazdı sanırım.

Gerçek manada ilk internetim olalı 3 sene oldu.

Gerçek manada hayata atılma stresini yaşadığım ilk sene. Ben de o günden itibaren her şeyin sadece işime yarayacak kadarını öğrenmeye devam ettim. Hangi kısmını öğreneceğim tamamen ihtiyaçlarıma göreydi. Çünkü öğrenmiş olmak için öğrenmiyordum, hayalimdeki şeyi yapabilmek için onu öğrenmeye ihtiyaç duyuyor ve sadece ihtiyaç duyduğum kısmını öğreniyordum.

Ve günün birinde hızlı internet, çalışacak kişisel bilgisayar ve vakit bulunca; bunca yıldır kısıtlı olan şeylerin artık sınırsız olmasının kıymetini bildim ve o günden beri keyfini yaşamaya çalıştım.

Ama bu son üç senenin de iki senesi de çeşitli kesintilerle sürdü. 2 ay önce ise kendi ofisime geçerek 24 saat tamamen kendimi işime verebileceğim hayattaki ilk fırsat elime geçmiş oldu.

27 yıllık hayatımda son 2 ay.

Bugün ofisimde önümde 4 bilgisayar ve 7 ekran var. Adeta 12 farklı meslek dalının sadece belirli kısımlarını alarak yeni bir meslek icad etmiş gibiyim. Ve hala daha her gün yapılabilecek yeni şeyler ortaya çıkıyor.

Ama aklıma şunlar geliyor;

  • İnternet kafelerde sınırlı sürede bir şeyler araştırma çabam beni bilgiye daha kısa sürede ulaşma yollarını öğretti.
  • Bilgisayar kapanmadan yaptığım çalışmaları bir şekilde depolamam, sonra kendi bilgisayarıma atmam gerekiyordu, hatta önceleri bir bilgisayarım bile olmadığı için bunları online depolamalıydım; veri depolamanın ve arşivciliğin önemini öğrendim.
  • Kısa sürede bir şey öğrenme ve öğrendiklerini akılda kalıcı bir şekilde kaydedebilmeyi öğrendim.
  • Bilgiye olan açlığı tattım. Web sitesine Flash banner yapmayı öğrenirken cepteki para bitiyor, bilgisayar başından kalkıyordum. Sonra kimbilir ne zaman internet kafeye gelecek fırsat veya bütçe bulabileceğimi bilmiyor, defterlere siteler tasarlıyordum.
  • Üniversitenin ortalarına kadar sosyal medyayla tanışmış bir hayatım olmaması sayesinde insan ilişkilerim ve sosyal özelliklerim teknoloji altında ezilmedi. Önce sosyal oldum, sonra sosyal ağlarla tanıştım. Geç tanışmak sayesinde hayatın özündeki şeyleri hiç olmazsa gençliğim boyunca yaşayabildim.
  • İnternetimin sınırlı olduğu yıllar boyu video editleyemedim, tutorial izleyemedim, geniş geniş fotoğraf arşivleri gezemedim, proje dosyaları indiremedim. Ben de okuyarak öğrenmeye, dökümanları incelemeye, bulduğum her metin şeklindeki bilgiden faydalanmaya çalışmaya başladım.
  • Eğer her şeyin işime yarayacak, kendi ihtiyacımı çözecek kadarını değil de her yönünü öğrenmeye çalışsaydım çok az alana girebilir ve muhtemelen bu alanların birini meslek edinmiş olurdum. Bu da tek bir iş yapmam anlamına gelirdi. O işte en iyi kişi olsam bile bu beni duygu olarak tatmin etmezdi.

“…bizi mutlu eden şey; bir şeyin sahibi olmak değil tadına varmaktır.” Montaigne

Not: Yeni nesiller veya gelecek nesiller bu sayılara şaşıracak, ya mahrumiyet bölgesinde ya da yokluk içinde büyüdüğümü düşüneceklerdir. Ama ben ilk kişisel bilgisayarla yaşıt bir neslin üyesiyim. Cep telefonlarının çıkışına, evlere internet bağlanışına, Google’ın ve Facebook’un kuruluşuna yaşayarak şahit olduk. Laptopların aşırı lüks ürün ve gereksiz masraf görüldüğü, internet kafeciliğin en gözde meslek olduğu, 32 mb’lık videoların 10 dakikada yüklendiği günleri gördük. ADSL hızında internetim geç olsa da hatta yukardaki imkanlara hala sahip olmayan kişiler de olsa da diğer tüm tarihler bizim neslimiz için normaldir.

Cevap verme özgürlüğü

Bilgi Çağını Anlayamadık/Yazılar

90’larda çocuktum.

Televizyona bir şey çıkar, izlerdik. Herkes her akşam televizyon başındaydı. Habere ulaşmanın en önemli kaynağıydı. Akşam televizyonda ne olduğunu herkes bilirdi. Gündemi o belirlerdi.

Televizyonun gündemini de arkaplandaki insanlar belirlerdi, biz göremezdik.

Sonra interneti duydum. Sonra yavaş yavaş her eve bilgisayar girmeye başladı. Ama o zamanlar da internet sitelerini başkaları yapar, biz sadece onları takip ederdik.

Hayatta hep birileri bir şey söylüyor, biz dinliyorduk. Cevap hakkımız, fikrimizi söyleme özgürlüğümüz yoktu. Bir konuya itiraz hakkınız da onların elindeydi, cevabınızı yayınlamayabilirler, yanlış bir şey söylediğinde özür dilemeyebilirlerdi. Ama en ağırı, gündemimizin ne olduğunu bildiklerini zannetmeleriydi. Neye ilgi duyacağımız hakkında sahibi oldukları fikri hakaret olarak görüyordum. Ortaokuldan sonra bunca sene hayatımda bir daha televizyon izlemedim.

Yatılı okuduğum lisede bir gün bir arkadaşım web sitesi yapmayı bildiğini söyledi. Şaşkınlığımı bugün bile hatırlıyorum. Sanki uçan halısı, görünmezlik pelerini olduğunu söylemiş gibi hissetmiştim.

Bir web sitesi yapabiliyorsak eğer, bu herşeyi değiştirirdi.

Biz de fikrimizi söyleyebilirdik. Herkesin görebileceği alanlarda bizim görüşlerimiz de yer alabilirdi. Bu tüm dünyanın görebileceği bir yere bir şey yazmak demekti. Adeta okul panosuna yazının asılması gibi ama bilgisayarı olan herkes görebilecekti. “Yok yok, okul panosuna yazmak gibi değil, uçakla gökyüzüne yazı yazmak” gibi dedim. Gökyüzü dünyanın her yerinden görülürdü.

Ve hafta sonu heyecanla internet kafeye gittim. Kurcalamaya başladım.

Günün birinde tüm arkadaşlarımızın mail adreslerini toplamaya başlamıştım. Sosyal medya bir ihtiyaçtı. Günlük hayatındaki insanları da internette görebilmeliydik, onlara ulaşabilmeliydik.

Ve kendi web sitemizi yapmaya gerek kalmadan yazılarımızı yükleyebileceğimiz blog kültürü doğdu. Ben de ilk yazımı 2004 yılında internete yükledim, linkini arkadaşlarıma mail attım.

Ertesi hafta heyecanla internet kafeye gittiğimde 32 kez görüntülenmiş olduğunu gördüm.

Sayının çokluğuna inanamadım. Nasıl olurda bir yazım 32 kişi tarafından okunmuş olabilirdi. O şehirde bir yerlerde benim fikrimi duymuş 32 insan vardı.

Kendimi televizyona çıkmış gibi, hoparlörden tüm şehre anons yapmış gibi hissettim.

Arkadaşlarıma artık herkesin kendi fikrini söyleme zamanı geldi demiştim.

Çağ değiştirmiştik…

Büyük bir değişim elbette zaman içinde yaşandı.

Tek taraf dönemi bitti. Herkesin kendi fikrini söylediği, kendi krallığı gibi yönetebileceği hesapları doğdu. Yayıncıların hükümdarlığı yerini sosyal medyaya bıraktı.

Her şey tartışılabilir, herkesin fikri alınabilir ve en önemsiz görünen fikir bile viral etki yaratabilir, tüm dünyayı dolaşabilir oldu.

Ama insanoğlunun alışkanlığı bitmedi.

O günlerde sanmıştım ki, herkes kendi gündemini aktaracak.

İnsanlar kendi gündemlerini inkar ettiler. Gündem peşine düştüler. TT (Trend Topic) olan konularda konuşmak, herkes ne izliyorsa onu izlemek, herkes neyi takip ediyorsa onu takip etmek istediler.

Zorla ve kendi çabalarıyla, hükmetme hakkını kendi ellerinden devasa internet markalarına devretme peşine düştüler. Milyonlarca kişi tarafından takip edilen hesaplar yarattılar.

Her konuda fikri olan ama hiçbir gündemi olmayan, en ufak orjinal fikir üretmeyen ve ne düşündüğünü bilmeyen bir topluluk oldular.

Cevap hakkının kendinde olduğunu sanarak aslında ne cevap vereceği de kendisine başkaları tarafından söylenen bir ortamda, ne yaptığının farkında olmadan dolaşmaya başladılar.

İnanılmaz şekilde, başka kaynaklar onlara dilediği şeyi sanki “kendi fikriymiş gibi” söyleyebilmeye başladı. İnsanlara düşünebildiğini ve sesini duyurabildiğini hissettirdi.

Herkes, uğultu şeklinde kulaklarımızı tırmalayan yankının bir parçası oldu. Yankıya yol açan esas seslerin kaynakları yine oralarda bir yerde.

Eskiden başkaları söylüyor biz dinliyorduk. Şimdi başkaları her tarafa ne söyleyeceklerini söylüyor sonra da bu taraflar kendi fikirleri olduğu hissiyle tartışma sürdürürken onlar dilediklerini yapıyorlar.

Artık cevap verme özgürlüğümüz var ancak soru sorma isteğimiz elimizden alındı.

Çağ değişti.

Kalabalıkları uzak tutarak projeyi geliştirme

Bilgi Çağını Anlayamadık/Yazılar

“Çok fazla kişi ile konuşun, çok az kişi ile düşünün…”

Birkaç sene önce olsa veya sıradan bir internet kullanıcısı olsam şu görüntü beni oldukça kızdırırdı.

Google Plus bana kullanıcı adı vermeyi teklif ediyor -ki uzun zamandır beklediğimiz bir şeydi, ama kullanıcı adına benim adma karar veriyor.

Bugüne kadar her yerde “reha37″ username’ini kullandım, mail adresim de aynı. Ve telefon numaram bile reha37 (734237) ile bitiyor.

Dolayısıyla Google Plus’a destek olmaya çalışan ender kişilerden biri olarak Google’ın benim adıma karar vermesine oldukça sinirlenmem gerekirdi.

Tarihleri 12 yıl geriye alıyoruz. Mynet ve Hotmail kullandığımız kısa günlerde gerçek e-posta deneyimi yaşamamıza az kalmıştı. Google Mail (GMail) çıkmıştı. Ama dışarıdan herkes dahil olamıyordu, sadece tanıdık biri davetiye yollarsa alabiliyordunuz. Ve siz de kayıt olduktan sonra sadece 7 kişiye davet gönderebiliyordunuz. Bunun anlaşılabilir nedenleri dışında harika bir strateji vardır.

Google ve Apple’ın benzer olduğu ender noktalardan biri budur.

Apple da Google da kişi kazanmaya çalışmaz. Steve Jobs en pahalı telefonun 2,5 katı fiyatla iPhone’u piyasaya sundu. iPod’un tarihini okursanız fiyatlar açıklanması beklenenden oldukça yukarı idi. Basit bir Apple cihazı bile oldukça yüksek fiyatlıdır.

Google da Facebook ile sosyal medyada rekabet için Google Plus’ı açtı. 6 ayda 50 milyon kişiye ulaştı ama Facebook’un 1 milyar üyesi olduğu düşünülünce alması gereken çok yol olduğunu biliyoruz.

Peki neden Apple ve Google kişi sayılarını arıtrmak yerine tam tersi gibi görünen davranışlar içindeler?

Sebebini şöyle açıklıyım.

Niteliksiz kalabalıklar çok tehlikelidirler. Ortama kafalarında şekil verir ve kendi amaçları için kullanırlar. Oluşturdukları alışkanlıklar asla temizlenemezler. Ve doğru şekilde kullanmadıkları her şey için oluşumları suçlarlar.

Apple sadakat satın alıyordu. Sadece gerçekten Apple ürünlerinin özel olduğunu düşünen kişilerin kendi ürünlerini alması önemliydi. Steve Jobs disketleri çirkin bulduğu için DVD Player’lar kişisel bilgisayarlara gelene kadar o günün en yaygın dosya taşıma ortamını kullanamadılar. Ama yine de Apple’a bağlılıkları vardı. Bu bağlığı olmayan herkes Apple ürünlerini çok pahalı bulup dışarıda kalıyor, böylelikle sadece Apple özelliklerini bilenler Apple kullanıyordu. Böylelikle çevrenizde Apple kullanan herkes Apple’dan oldukça memnun kişilerdi. Bu da Apple’a sadık kişi sayısını artırdı. En sonunda da modaya uymamazlık edemeyen büyük kalabalık (insanların %50’sine yakını) Apple’ı kabullendi. Türkiye’de de bu süreç aynen böyle işledi. iPhone öncesine kadar Türkiye’de çok çok az kullanılan Apple ürünleri birden bire yaygınlaştı. (Not: Ülkemizde bu kalabalıklaşma anlayışı oldukça vahim durumdadır).

Gelelim Google’a. Google nitelik arar. Kurucuları Google’ı bir doktora tezi sırasında buldular. Her ne kadar Google Arama Motoru’unu her kesim insan kullansa da Google araçları çoğunlukla bilgisayardan azbuçuk anlayan kişiler içindir. (Yazı boyunca her Google dediğimizde Google arama motorunu anlamışsanız interneti azbuçuk kullanan kişiler olarak sizden bahsetmiyorumdur.) GMail’in herkese açık olmadığı dönem yaşandı. Üst düzey kullanıcıların bir e-posta adresinden ne bekledikleri ortaya çıktı. Google buna göre kararlar aldı. Ve şuanda gözümde dünyada kullanılmaya değer tek e-posta sistemi GMail’dir.

Google Plus’ta da Facebook’un karikatür paylaşan, dakika başı tweet atan tipteki kullanıcılara ihtiyacı yok. Onlar Google’ı da Facebook’un Kemal Ekşioğlu sayfasına çevirmek üzereler ama şuanda Google Plus (şükür ki) onlara sıkıcı geliyor. Zaten onlar birilerinin kendileri için içerik üretmediği her ortamdan kaçarlar. Twitter, FourSquare, Pinterest gibi siteler Facebook’ta olsa bile farklı bir işlevle kullanıcıların karşısına çıkarak ihtiyaçları kapattılar. Ama Google Plus’ın hiçbir farklı işlevi yok (şimdilik). Ve sanki kullanıcıları kaçırmaya çalışır gibi de yeni özellikler ekliyor.

Google bunları planlı yapıyor. Sıradan kullanıcılar kaçıyor, geriye sadece nitelikli kişiler kalıyor. Tanıdığım gerçek hackerlar, bilgisayar üstadları, geliştiriciler, arama motoru optimizasyonu işi yapanlar, dünya reklam sektörünün önemli isimleri vs. Google Plus’ı aktif kullanıyor. Hatta bazı özel kişilerin Google Plus dışında hiçbir hesabı yok. İşte bu kişiler Google Plus’ın fonksiyonunu bulacaklar. Onların ihtiyaçlarına göre Google Plus kendi mühendislerinin bulamayacağı fonksiyonlar bulacaklar. O fonksiyonların üzerine gidilecek ve Google Plus fazlalık olmaktan çıkıp ihtiyaca dönüşecek. O zaman da bizler aktif kullanmaya başlayacağız. Bu başka kullanıcıları çekecek ve sonra Google Plus da sosyal medyada kendi özel yerine sahip olacak.

Kalabalıkların zararlarını en fazla görmüş 2 kurum olarak Microsoft ve Twitter’ı görüyorum. Düzeltilemez bir hal aldılar. Twitter Vine diye bir şey akıl etti. Bunun çok harika amaçlar için kullanılacağını düşünüyordum ki insanlar saçma sapan videolar çekmeye başladılar. Kalabalıklar yine her şeyi mahvetti. Microsoft da Windows’ta sıradan kullanıcıların karşılaştığı sorunların ötesine bir türlü geçemiyor, ne yaparsa yapsın herkesin anlayabileceği nitelikte yapmak zorunda kalıyor.

İnternette bir sayfanız var diyelim. O sayfayı sizin zannetmeyiniz. Takipçi sayınız kalabalıklaştıkça artık kendi amacınızdan çıkıp onların istediği şeyler paylaşmanız beklenir oluyor. Aynısı kişisel profiller için de geçerli. Paylaştıklarınız için sizi takip etmeye başlayanlar yine paylaştıklarınız yüzünden sizi takipten vazgeçiyorlar.

Hastag’ler az kişi kullanırken harikaydı. Çok faydalılardı, yıllar içinde içerikler kaliteli hashtagler içinde birikiyordu. Sizinle benzer kişilere hashtagleri takip ederek ulaşabiliyordunuz. Şimdi kendi fotoğrafını çok kişi beğensin diye etiketleyen kişilerin amatörce kullanışlarına maruz kaldı ve insanlar bunun bu amaçla kullanılan bir şey olduğunu düşünmeye başladı. Eski kalitesi kayboldu. İnternetin inanılmaz faydalı bir yönünü kaybettik.

Kalabalıkların Facebook’a zararları konusu başlı başına tez olabilecek nitelikte. Her yıl Facebook’un kalabalıkların davranışları yüzünden hangi kararları almak zorunda kaldıklarını dışarıdan kolaylıkla farkedebiliyorum. Facebook kişilere en az şey sorarak default bir sistem yapmaya çalışıyor. Çünkü kişiler anlamadıkları veya okumadıkları şeylere tıkladıkları için veya seçim kendilerine bırakıldığı için sistemi suçluyor.

Sosyal medyanın tüm amacı kalabalıklar içindeki nitelikli kişileri ayıklamak ve hayatımıza dahil etmektir. Onun dışında sosyal medya kullanan bir milyar kişi kendi başına potansiyel olarak bir işe yaramaz.

Kalabalıklar içine karışılmayan ve teknolojinin karşılığının verildiği bir ütopya hayal ediyorum…

Toplumun ortak paydası

Bilgi Çağını Anlayamadık/Yazılar

“Düşünmek zor zanaattır, onun için çoğunluk tek karar verir.”

Medya’da haberlerde bir cümlenin defalarca söylenmesine, reklamlarda insanlara gezizekalı muamelesi yapılmasına kızardım. Sonra günün birinde bir reklamcılık kitabında okudum. Diyordu ki; “yayıncı kuruluş toplumun büyük kesimini hedef kitlesine dahil edebilmek için ortalama zekanın biraz altında seviyede yayınlar yapar.” Hadi ortalama zekanın bu kadar düşük olup olmadığını şimdilik düşünmeyelim.

Ama internette bizzat biz yayın yapıyoruz. Medya biziz.

Kendi sınırımızı belirleyebiliriz, çizgimizi çekebiliriz.

Peki tüm interneti dolaşan bir fikir paragrafı var mı? Doğru anlaşıldığı için paylaşılmış bir fikir cümlesi bile yok. En iyi ihtimalle bazı aforizmalar, sözler, alıntılar çok yayılıyor. Onların da mümkünse en basitleri, ilk duyuşta anlaşılanları, ya da öyle zannedenleri. Hatta en çok belirli bir duyguyu harekete geçirenleri.

En son ne zaman gerçekten kaliteli bir videoyu duvarınızda gördünüz? Ya da herkesin paylaştığı mesaj veren bir video oldu mu? YouTube’da milyonlarca video içinde ilk 10 videonun 9 tanesi müzik, 1 tanesi komik video “Charlie bit me”. Toplumun ortak paydası Gangham Style (internette ilk kez cümle içinde kullanışım) ve yeni çıkan bir tanesi daha. Yani ortalama zekamızın biraz altı “sıfır” zekaya denk geliyor. Kendimize biçtiğimiz rol bu.

Sürekli karikatür paylaşan komik biri gibi görünmeye çalışıyor, sürekli şarkı paylaşan birine laf göndermeye çalışıyor derler. Bu hesaba göre neden kültürlü görünmeye çalışan kişi güzel söz sayfası beğenmek, bilimle ilgili görünmek isteyen kişi sözde bilim sayfalarındaki “ilginç bilgiler”i duvarında paylaşmak yerine adam akıllı ve kaliteli videoları paylaşmaz? Çünkü onlar ortak payda değil, sıkıcı. Komik görünmeye çalışan biri olmak sıkıcı olmaktan daha iyi. Ümitsizce ve zavallıca bir halde olduğunu profil resminden beğendiği sözlere kadar belli etmek; ilham verici, bilgilendirici, düşündürücü şeyler paylaşmaktan daha iyi.

Hiçbir anlama gelmeyen bir müzikler ortak paydamız, beyinlerimiz ise sadece kafalarımızın içinde.

“İnsanoğlun kendisine yaptığını başkası ona yapamaz.”

Teknoloji gurbetçisi olmak

Bilgi Çağını Anlayamadık/Yazılar

Medyanın dilediğini halka inandırıp birkaç gün sonra arka sayfalarda küçük bir tezkip yayınlması devri geçti. Artık inanmak için delil arayabiliriz.

Ama insanlar bu sefer çok daha basit iddialara inanmaya başladılar, yalanlar çok daha büyük bir hızla yayılmaya ve geri döndürülemez şekilde interneti çöplüğe çevirmeye başladılar…

Fikirleri ön plana çıkarmak için görsel, video, animasyon ile sınırsız bir imkan var. İnsan zihnine ulaşmak, oraya gerçek bir fikir yerleştirmek çok daha kolay.

Ama bu imkanları desteksiz fikirler ve duygular için kullanmak yaygınlaştı ve hiç olmadık fikirler çok kolay yaygınlaşabilmeye başladı.

Herkeste telefon ve internet mevcut. Son çıkan kitaplar, dergiler, fikirler bir anda cebimize gelebilir. Vakit kaybetmeden her yerde her ortamda fikre ulaşabiliriz.

Ama aynı cihazlarda oyunlar, gereksiz bilgiler, vakit öldürücü yüzlerce şey mevcut. İnsanların telefonunda kitap okumasına kadar geçeen sürede pek çok şey aklını çeliyor.

Esiden eski bir okul arkadaşımızı, yurt dışındaki akrabamızı, tanıdıklarımızı görmemiz yıllar sürerdi. O kadar uuzn süre ayrı kalır ve özlerdik ki görünce hemen birbirimize sarılır, kardeşimizi görmüş gibi olurduk.

Şimdi herkesle internet üzerinde arkadaş olduğumuz ve hayatlarıyla ilgili her şeyi öğrenebildiğimiz için uzaklaştık, hal hatır bile sormuyoruz.

Artık bir işletmeden memnun kalmadığımız zaman yer imleme araçlarında şikayetimizi yazabilir, işletme sahibinin görmesini ve kendini düzeltmesini sağlayabiliriz. Ya da arkadaşlarımızın ve insanların tavsiyelerini dinleyip, yüksek ilgi gören kaliteli mekanları bulabiliriz. Çok reklam yapan değil gerçekten iyi olanı farkedebiliriz.

Ama insanlar bu teknolojiyi evinde check-in yapmak, zaten gittiği mekanlarda arkadaşlarıyla çektiği fotoğrafları paylaşmak ve yapıcı olmayan şikayetlerde bulunmak için kullanmakta.

Hiçbir korsana bulaşmadan, emek sahibinin karşılığını vererek bilgisayarda, telefonda en ileri teknoloji ürünler kullanabilir, mükemmel araçlardan faydalanabiliriz.

Ama insanlar bedava olanları överek arka planda ne gizlediği belli olmayan kapalı kaynak kodlu programların reklamını yapmakta ve tüm insanlığın bilgisayar ve telefonlarına virüs bulaştırmasına neden olmaktalar.

Dünyanın göreceği ortak bir başlık altında kendi gözlem ve fikirlerimizi yazarak herkesin anlık bilgi takibi ve kamuoyunun ne istediğini görmesini sağlayabilirdik. Olay yerinden bildirdiğimiz veya bizim gibi düşünenleri temsil ettiğimiz tek bir tweetimizin haber değer taşıdığı bir çağa eriştik.

Şimdi bu teknoloji burçlar, fanatizm, futbol, siyaset için kullanıla kullanıla amacından saptı ve faydalı kullanılamaz hale geldi.

Bir anda binlerce kişiye ulaşmamızın gücünü kan bağışı, yardım kampanyaları gibi acil durumlar için kullanabilirdik.

Ama reklam yapmak için böyle şeyler yayan sayfaların tuzaklarına düşülüp çok saçma içerikler bile çok hızlı paylaşıldığı için artık her şey yalan olarak algılanmakta.

İyi örneklerden dünyayı haberdar edip iyiliğin yayılmasını sağlayabilirdik.

Kötü örneklerden herkesi haberdar ederek iyilikleri bitme noktasına getirdik.

Gerektiğinde insanlara ulaşmak için teknolojiyi kullanabilirdik.

İnsanlara o kadar çok gereksiz yere ulaştık ki artık bizi takip etmiyorlar.

Geliştirilmeyen teknolojileri protesto ederek markaların ürünlerini ellerinde bırakabilirdik.

Ne çıksa aldığımız için fiyatlar tavan seviyesine ulaştı.

Yalan söyleyene karşı delille gerçeği savunur, yalan söyleyeni söylediği yalana pişman edebilirdik.

Şimdi doğru söyleyeni konuştuğuna pişman ediyoruz.

Dilediğimiz zaman ilgi alanımıza veya o an ulaşmak istediğimiz içeriğe göre arama yapıp hayatı dolu dolu ve eğlenceli yaşayabilirdik.

İlgi alanlarımızı sıfıra indirip ne izleyeceğimize başkalarının karar verdiği platformlara abone olduk. Ellerinden aldığımız gücü yine ellerine verdik.

İnsanları magazin, sansasyonel iddialar, saçma sapan güya bilimsel içerikler talep etmekle itham edip böyle yayın yapan gazetelerin, televizyonların yanıldığını, aslında böyle içerikler görmek istemediğimizi gösterebilirdik.

Böyle yayın yapan sitelerin patlamasına, en çok ziyaret edilen siteler olmasına yol açıldı.

Fikirleri, içerikleri için üreten herkesi baş üstünde tutabilir, onları onore edebilirdik.

Kopyalayanlara, hırsızlara prim verip yükselmelerini sağladık.

“Şöyle şöyle vahim şeyler yayınlayacaklarmış” dediğimiz dizileri izlemeyebilirdik.

“Bakalım ne vahim şeyler yapıyorlar” diyerek reytinglerini yükselttik.

Bilgisayarı, interneti ve tüm teknolojiyi işimizi daha kolay yapmak için kullanabilirdik. Ki zaten teknolojinin amacı budur.

Ama biz bunları ekstra iş, ekstra yük ve iş bitiminde eğlence için kullanılacak araçlar olarak gördük.

Türkçe örneği üzerinden gidersek; herhangi bir şeyin yanlışının tüm toplum tarafından düzeltilmesini sağlayabilirdik.

Ama şimdi yanlışlar o kadar yayıldı ki insanlar yanlışların kurallaşması gerektiğini savunur oldular.

Gözümüzde büyüttüğümüz insanların da sıradan hayatları, düşünceleri olduğunu anlayabilirdik.

Bunun aksine normal insanlara üstün özellikler yüklemek için bunca teknoloji ve değişimi araç edindik.

Ken Robinson’un sunumlarını, Büyük Savaş belgeselini, Rüştü Asyalı’nın dilinden Atilla İlhan şiirlerini hepimiz izlemiş olabilirdik.

Gangham Style videosunu, eşeklerin horonunu, abisinin parmağını ısıran Charlie’yi YouTube sayacını bozacak kadar izledik.

Hedef kitlemizin tamamına çok cüzi miktarlarla erişebileceğimiz teknolojiyle işlerimizi büyütebilirdik.

Bunun yerine işletmesine profil açıp herkesi arkadaş ekleyen ve dakika başı paylaşım yapan insanlar olduk.

Her yeni çıkan teknolojiye hayran olup, dünyayla aynı imkanlara sahip olduğumuzun farkına varıp teknoloji ihraç edebilirdik.

Bunu yerine “Zaman Tüneli eski haline dönsün” diye gruplar kurduk.

Seçme hakkını kendinde bulabilir, doğru fikrin herkese doğru şekilde ulaşmasını sağlayabilirdik.

Bunun yerine seçim münübüsünün, sokaklara asılan afişlerin fotoğraflarını internete koyduk. Reklam yaptığımızı reklam yaptık.

Her gün bir uygulama deneyebilir, gerçekten iyi olanın gelişmesini sağlayabilirdik.

Herkes neyi seçmişse hep onda karar kıldık. Şahane uygulamaların eskimesine, desteklerini kaybetmesine yol açtık.

Bilgisayarı azıcık öğrenebilir ve gittikçe daha iyi işletim sistemleri kullanabilirdik.

Hep en basitinde ve hep aynı işletim sisteminde direttiğimiz için hala aynı sınırlar içinde kullanmaya devam ettik. Ve firmaları da hep aynı basitlikte ürünler çıkarmaya zorladık.

Kapalı kaynak kodlu Windows’larımızdan vazgeçip güvenilir ve açık kaynak kodlu Linux’lara geçebilirdik.

Onun yerine bilgisayar alırken lisans parası ödediğimizi de bilmeden tüm bilgi ve belgelerimizi bir işletim sistemi ve ona yüklenen programlara teslim ettik. Virüs koruma adı altında kendisi virüs olan programlarla güvenlik sağladığımızı düşündük.

Binlerce yıl kandırıldığımız konulardaki gerçeklerin artık farkına varabilirdik.

Kandırılmakta olduğumuz konularla ilgili bizi destekleyenler dışında herşeye kulaklarımızı kapattık.

Çocukların gençlerin bizim sahip olmadığımız imkanlar içinde kendilerini çok daha rahat geliştirmelerini sağlayabilirdik.

Anlamadığımız ve öğrenmekle-öğretmekle zaman harcamak istemediğimiz için çocuklara ömür boyu kullanacakları interneti, sosyal medyayı yasaklamaya çalıştık.

Teknoloji çok şey değiştirdi. Ama aslında kendini değiştirme cesareti göstrenler hariç aslında hiçbir şey değişmedi.

Teknoloji gurbetçisiyiz. Yeni ve yabancı bir ülkede, her gördüğüne şaşıran, her şeyi ışıl ışıl bulan ama hiçbir zaman anlamayan insanlarız. Mercedes’e bağdaş kurup köyümüze döndüğümüzde bir zamanlar olmadığımız kişi olmakla övünüyoruz…

Gereksiz bilgi

Bilgi Çağını Anlayamadık/Yazılar

Einstein’a telefon numarasını sormuşlar, bilmediğini söylemiş. Şaşıranlara da “bir not defterinin yapabileceği işi beynime yaptırmam” demiş.

Abraham Lincoln, biyografisini dikkatle okumamız gereken birisi. Şöyle diyor; “Beynim bir sünger gibi olsaydı, kafamdaki lüzumsuz bilgileri atmak için arada bir çıkarıp sıkmak isterdim.”

Gereksiz bilgi yüktür. Kafka’ya göre derlenip toplarlanmış ve istendiği an kullanılabilen az bilgi, yığınlar halindeki dünya kadar bilgiden çok daha değerlidir.

Einstein, Kafka, Abraham Lincoln; sanırım günümüz şartlarında dehşete düşerler, akılarını korumak için kendilerini gereksiz bilgi bombardımanından uzak tutarlardı.

İlginç bilgiler, şaşılacak bilgiler, bakın ne yaptı haberleri, tıklansın diye üretilmiş milyonlarca içerik. Faydalı her şeyden üretilen zehirler.

Gereksiz bilgilerle dopdolu bir beyni geri almanın bir yolu yoktur. Bir anlayışı değiştirmek için mizah, medya, söylenti gibi yollarla bambaşka bilgilerle beyni doldurup esas konuyu unutturmak eskiden manipülasyon üstadlarının silahıydı. Şimdi biz bunu kendimize yapıyoruz.

Bugünün yaygın bilgileri, bakışımızın önündeki renkli gözlükler gibi. Gözlüklerimiz arttıkça bakışımız değişiyor ama biz gittikçe körleştiğimizi zannedeceğimize daha bilge olduğumuzu zannediyoruz.

“Tüm vaktini çalışmaya adamak tembelliktir” derler. Bir işe girip ömür boyu o işle uğraşmak isteyen herkes aslında iş bulma, iş kurma, çağı yakalama gibi binlerce dertten vazgeçmek istemektedir. Yani yol ayrımlarına başkasının karar vermesi çalışkanlık değildir. Aynı konuda sürekli ve çok çalışmak, düşünmekten kaçmanın en az vicdan rahatsız edici yoludur.

Beyin, bölünmek istemez. İki kolay veya basit konuyla uğraşmaktansa bir zor veya karmaşık konu daha cazip gelir. İnsan bazen pek çok ufak derdiyle başa çıkmaktansa bir büyük derdi daha cazip bulur. Hiçbir sebep yokken aşık olmak bununla ilgilidir. Beyin yatarken, kalkarken, otobüsteyken tek bir konuyu düşünmek ister. Bir derdi çözüldüğünde diğer dertlerini duruyor halde bulacaktır. Mutluluğun da benzer açıklaması vardır. Tüm dertleri unutturacak kadar büyük bir haber beyni bir süreliğine oyalar. Ama hayatta her şeyin etkisi geçer.

Bugün internette, insanlık tarihinde hiçbir neslin maruz kalmadığı kadar bilgi zehirlenmesine uğruyoruz. Komik bir şekilde düşen insanlar, vahşi yaşamında hayvnanlar, altında bir kaza görüntüsü, siyasi bir haber, futbol görüntüsü, bir yangın haberi, arkadaşlarımızın hayatları, güzel sözler, edebiyat vs.

Yani biz, daha az konu isteyen beynimize çok fazla ve çok gereksiz konular yükleriz. Günlük hayatta düşüneceğimiz şeylerin konuların sayısını azalttığımız gibi, mevcut konularda da doğru düşünme ihtimalimizi azaltıyoruz.

Objektif beyne sahip olmanın yolu çok bilgiden uzak durmaktır. Hatta, dışardan bakanlar bizimle, üzerinde çalıştığımız konuyla ilgili bu yüzden bizim farketmediğimiz şeyleri görebilirler. Bakış açısı, bulunduğun yeri bırakmadan değişebilen bir şey değildir.

Katya’nın Yazı romanında şöyle der; “Az şey bilen insanın tehlikeli bakış açısına sahipsin.”.

Bilgi Çağı’ndayız. İnanılmaz şeyler öğreniyoruz. Ama bunlar çok bilgi sahibi olduğumuz anlamına gelmiyor. Aksine, o konuyla ilgili algımızı tek bir görüntü, tweet, video ile değiştiriyoruz. Kitapları okumadan aforizmalara boğuluyoruz. Hiçbir konuyu kesinlikle anlamıyor ama bildiğimizi zannediyoruz.

Önyargılarımız tavan yaptı, gerçek bilgilerimiz sıfıra indi. İşi kitabından öğrenmek kalmadı. Birilerinin araştırıp, ömrünü verip edindiği bilgilere uzağız. Bunları yapanların görüşlerini derleyenleri dahi okumuyoruz. Bunları derleyenleri okuyanları duymuş kişilerin çat pat yazdığı tek bir görüş tüm interneti dolaşabiliyor ve gerçek ilan ediyor. Kitaplar bas bas aksini söylüyor. Ama aksini söyleyen insanlar kendilerini işin kitabından alıntı yapıyor zannediyor.

Einstein, “Basitçe anlatamıyorsan konuyu anlamamışsındır” der. Bizim kafamızda bilgi çok, sorulunca oradan buradan alıntılar kafamızda canlanıyor. Bildiğimizi sanıyoruz. Bir beyin için bildiğini zannetmekten daha kötüsü olamaz.

Bilmek akılda tutmak değildir

Bilgi Çağını Anlayamadık/Yazılar

Azerbeycan’ın başkenti neresidir?

Bu soruyu bir düşünelim. Sokak röportajı yapsak bu soruya hemen cevap veren oranı %50’ye ulaşmayacaktır. Günlük hayatımızda işe yaramayan bilgiyi siler atarız. Her şeyi hafızamızda tutamayız. Beyin, farklı bir şey yaşanmadığı sürece gece günlük gereksiz konuları kayıt işlemine almaz. Diğerlerini de sıkıştırır, çok gerekmedikçe hatırlamayız.

Ama bu bir genel kültür sorusudur. İnsanlara “kana rengini veren madde nedir?” diye sorup “vişne suyu” diye cevap alabilen bir yapımız var. Sorular hiç sorulmadığı, herkes birbirine komik video gönderdiği için böyle şeyler doğal olarak konuşulmuyor. Ve hiçbirimiz aslında herkesin bilmesi gereken neleri bilmediğimizden bile haberdar değiliz.

Aslına bakarsanız, oranı biraz düşürelim. Çünkü sokak röportajlarında güneşin yıldız olduğunu bilmeyen, dinazorların ilk insandan çok önce yok olduğundan haberi olmayan, Mısır piramitlerinin Türkiye’den kaçırıldığına inanılan bir ülkede Azerbeycan’ın başkentini bilen oranı %10-15 anca çıkacaktır.

Ama…

Eğer bir test yapar da şıklar koyarsanız işler değişir. Mesela şıklarda “Paris”, “Lonra”, “Berlin” koyarsanız insanlar “Bakü”yü hemen farkedecektir. Şıkları “Şam”, “Taşkent”, “Sofya” yaparak işi biraz zorlaştırırsınız. Her halükarda bu soruya doğru cevap veren oranı %50’yi rahat aşacak ve hatta %90’ları bulacaktır.

Soruyu nasıl sorduğumuz cevapları ne kadar değiştirir, değil mi…

Oysa şıklar verilmeden bir hayat yaşarız, kullanmadığımız bilgi yoktur, biliyor sayılmayız. Aklımızın bir köşesinde derinlerde duran ve şıklar verilince bulduğumuz şeyi aslında bilmiyoruz, hatırlıyoruzdur. Hafıza yani ezber bölümü bilgi bölümünün dışında kalır. Peki biz okullarda ne yaparız; öğrenciye bildiğini zannettirir ve olabilecek en kötü imtihan modülünü sunarız. Testte doğru şıkkı işaretlemiş kimse o cevabı aslında bilmediğini kabul etmez.

Bilgisayarın parola sorması gibidir bu konu.

Parolayı yanlış girersiniz kabul etmez. Parolaya çok yakın bir parola girersiniz, reddeder. Bir karakter yanlış girersiniz, kabul etmez. Bir karakteri küçük yerine büyük girersiniz yine kabul etmez. Parolayı tam ve eksiksiz girene kadar sabırla yeniden sorar.

“Aslında biliyorum” veya “Bildiğim belli işte, küçük bir hata yapmışım, ne olur kabul ediversen” demenize falan aldırmaz. Bilen kişi eninde sonunda tam ve eksiksiz girecektir.

Giremiyorsa aslında bilmiyordur. Hayat gidiş yolundan puan vermez, yakından geçmek bilmek demek değildir. Ve aslında yakınından geçtiğimiz konular bize bildiğimizi sandırdığı için çok tehlikelidirler. Ve maalesef; insanların günlük hayatta üzerinde konuştuğu konuların neredeyse tamamı; bildiklerini sandıkları konulardır.

Ve bu çağda bildiğini sanmak belası en üst düzeye çıktı.

Bilginin kolay ulaşabiliyor oluşu, herkese bildiğini düşündürür oldu. Biliyor taklidi yaptırır oldu.

Bir aramayla ulaşabileceği her şey için kafadan “biliyorum” demek normal karşılanır oldu. Ve bu aslında beynimizin hafıza kısmını dahi atmamıza neden oldu.

Eskiden bilmiyorduk ama hafızamızda diye kendimizi biliyor kabul ediyorduk. Şimdi hafızamıza dahi almıyoruz. Çünkü oralarda bir yerde duruyor. İddia ediyorum; hiçbir şey öğrenmiyoruz.

Google’ın otomatik düzelttiği şeyler bile beynin tüm işlevini elinden aldı.

Hayatını felsefeye adamış taklidi yapan genç, sürekli alıntı yaptığı Nietzsche ismini yıllar geçse de Google’a bakmadan doğru yazmıyor, çünkü her yazdığında doğrusunu buldu. Hiç bakmadan yazma ihtiyacı gelişmedi.

Öğrenciler ödevleri kopyalayıp yapıştırıyorlar. Kendi verdikleri ödevlerde ne yazdığıyla ilgili fikirleri dahi olmuyor.

İnternet temel eser özetleri çöplüğü oldu. Kimse kitap okumuyor. İnanılmaz bir özet arayışı var. Kitapların özetlerini yazan kitaplar çıktı. Eserin kendisi sanki konusu için okunuyormuş ya da önemli olan finalde ne olduğuymuş gibi anlamlar çıktı.

Falanca söz filancanındır dendiği zaman geri dönülemez bir şey yaşanıyor. Çünkü hayatı boyu o kişinin kitaplarını okumayacak, asla öyle bir şey söylemeyeceğini, tüm yaşamıyla, fikirleriyle çeliştiğini anlamayacak kişiler o sözü paylaşıyor. İsme hayran oluyorlar, sonra da o isme ithaf edilen her şey inanıyorlar. Aslında o kişileri kesinlikle tanımıyorlar.

CV’sine Excel, Web Tasarım bildiğini yazmış, işe girmiş arkadaşlar soru sormak için telefon açıyorlar. “Bir sorun olursa Google’dan bakıp yaparım” mantığıyla dilediği her şeyi CV’lerine yazıyorlar.

Google’a günde 30 kez “ingilice kendini tanıtma”, “ingilizce mülakat dialoğu” gibi şeyler aratılıyor. Dialoğu bulsa aynen ezberleyecek ve İngilizce biliyor taklidi yapacak.

YouTube videosuna Azeri birinin yaptığı yoruma cevap olarak “Türkçe’yi ne hale getirmişsiniz, yazıklar olsun” yazan kişinin milli duyguları var ama milli bilgisi yok.

“Araştırmalar yapıyorum. Twitter’a benzer meşhur olacak bir fikrim var abi” deyip de bir süre sonra “Önemli olan meşhur olacak rastgele bir isim bulmak” dediğinde ”twitter”kelimesinin anlamı olmadığını zannettiğini ve bir süre sonra neden 140 karakter, neden kuş simgesi, neden onca site arasından meşhur olduğu ile ilgili hiçbir şeyi öğrenemediğini görüyorum.

Bu konuyu günün birinde bir şekilde aşabilsek bile önümüzde bilgi ile ilgili; pratik-teori, metot, tecrübe, disiplin, karşılaştırma, analiz etme, fonksiyonel hale getirme kavramları çıkacak.

Ama bilmeyi beyinle ilgili değil ağızdan çıkanlar ile zanneden düşünce yapılarına bunları anlatmak mümkün değil. Ne eğitim sistemi, ne sosyal medya çağı, ne insanlar bu konuda bilginin önünde eğilen insanlara yardımcı olmuyorlar.

“İlim ezber edilen şey değil, ezber edilen şeyden temin edilen faydadır.” Gazali

Okumayı unutuşumuzun tarihi

Bilgi Çağını Anlayamadık/Yazılar

İnternetin değilse bile, kullanımının artmaya başlamasının yeni günleriydi. Bir süre sonra dendi ki; “artık kimse kitap okumuyor, blog yazıları okunuyor.”.

Yeni bir edebiyat türü doğmuştu. Kendi üslubu, hedef kitlesi, popüler yazarları ve gündemi olan bir dal ortaya çıkmıştı. En çok okunan blog yazarlarına, bloglarında değinmeleri umuduyla promosyonlar hediyeler gidiyordu. İnternet dünyasının süperstarlarıydı.

Bir blog yazısı herhangi bir şeyden değinebilirdi. Başı ve sonu belliydi. Okunur, yorum yazılır, takip edilirdi.

Sonra günün birinde “paylaş butonu” çağı başladı. Artık bir yazarı takip etmek için onun bloguna girip yeni yazı olup olmadığına bakmak devri bitmişti, üstelik artık takip edilemeyecek kadar içerik vardı.

İşte bu dönemde, yazarlar insanların bulunduğu platformlara gitmek durumunda kaldılar. Onlar da sosyal medya hesabı açıp her yeni yazısını oraya ekleyip insanların haber akışında yer almaya çalıştılar. Eski hiçbir şeyin önemi kalmadı. Sadece son paylaşılan gündemde kalabilirdi, o da başka biri bir şey paylaşana kadar.

Dolayısıyla blog yazısı okuyacak zaman daraldı ve kalmadı. Dendi ki; “insanlar artık blog okumuyor, video izliyorlar.”.

Hakikaten de o günlerde bağlantı hızları arttığı gibi, YouTube gibi videoyu indirmeden de hızlı görüntüleyebilecek video uzantıları ve online oynatıcı teknolojileri gelişmişti. Video çağı başlamıştı. Çılgınlar gibi video paylaşılmaya başlandı. İnternetin gündemi değişti.

Ama video da kısa sürede çığrından çıktı. YouTube’a bir günde 7 yılda izleyebileceğimizden fazla video yüklenmeye başladı. Amerikan televizyonlarının 80 yılda ürettiği video, YouTube’a birkaç yılda yüklenmişti.

Ve bir gün bir şey dediler; “İnsanlar artık uzun videoları izlemiyorlar. Artık resimle dikkatlerini çekmeyi başarabilirseniz resmin altındaki kısa yazıyı okutabilirsiniz.”.

Bu çağ da çok kısa sürdü. Ve hemen ardından “Artık resimde anlatacağını anlattın anlattın, eğer uzun ve sıkıcı bulurlarsa haber kaynağında aşağı inerken durmazlar bile.”

Bunun üzerine Twitter doğdu. Tabi doğmasında herkesin üzerinde konuştuğu bir konuda yaptığın yorumun herkes tarafından görülebilmesi ilkesinin de payı var. Ama herkes şöyle demeye başlamıştı bile; “Artık videolar izlenmiyor, 140 karakterde derdini anlatan fenomen oluyor.”

6 kelimelik öykü, sesli makaleler, 6 saniyelik videolar ve insanlar 1 dakikadan uzun videoları açmaya bile tenezzül etmediği için 1 dakikadan az süreli videolar yükleyen 59 saniye gibi siteler ve çok daha fazlası.

Okumak zaman içinde bitti. Bunun bitmesine neden olan şey tarih boyu bilgi azlığı ya da insanların dikkatini bilgiden başka yöne çeken araçlar olmuştu. Çağımızda inanılmaz şekilde okumayı unutturan şey bilgi ve bilgiye ulaşmanın şahane yolları oldu.

Bugün çok vahim olaylar yaşıyoruz.

Belçika’da bir kadın tren ülkenin bir ucuna gelip de durunca görevlilerle daha gitmesi gerektiği konusunda tartışır. Görevliler nereye gitmek istediğini sorduğunda telefonun navigasyonunu gösterir. Kadın şehir ismini yanlış girdiği için Hırvatistan’daki benzer isimli bir yeri bulmuş ama bulduğu yerin kendisinden 2 ülke ve 1296 km uzakta olduğuna dikkat etmemiştir. Bu hata farkedildiğinde ise kadın çoktan 144 km yol gitmiştir.

Kore’nin SBS televizyonu, Facebook’ta bir sayfa açmış. Türkiye’de ortaokul öğrencilerinin girdiği sınavın ismi de SBS. Sınavdan bir gün önce binlerce öğrenci Facebook’ta arama yapıp SBS televizyonu sayfasına giriyorlar. Profil resmi, sayfa içeriğindeki korece yazıları falan görmüyorlar bile. Hepsi sayfanın duvarında “sınava girecek herkese başarılar” diliyorlar. Televizyon kanalı yetkilileri binlerce Türk hesabının kendi duvalarına yazmalarına anlam veremeyip panik içinde araştırma yapıyorlar. Yayınları sırasında Türklere hakaret ettiklerni veya sayfaya hacklenme girişiminde bulunulduğunu zannediyorlar.

Öğrencilerin sınav kağıtları ile ilgili sayfalarda kolayca denk gelirsiniz. Öğrenciye bir ödev verilmiş, çocuk internetten arayıp bulmuş. Ödev kağıdında “ABD’de çalışmak için 55.000 işçi alınacaktır, başvurmak için hemen tıklayın” yazıyor. Çocuk ödevi bulmuş, ekranda ne bulsa defterine aktarmış. Aktarma sırasında ne yazdığını okumamış, okuduğunu anlayamamış.

Bir etkinlik düzenledik. Etkinlik fotoğrafı organizasyonun yapılacağı yer, etkinlik adres bilgisinde yazılı, etkinlik açıklamasında yeri yazılı. Ama etkinliğe gelen yorumların dörtte biri etkinliğin nerede yapılacağı soruları ile doluydu.

İşletmeler için kurduğum tüm web sitelerinde, sayfalarda, hesaplarda adresi mutlaka adres bilgilerine girerim. Yine de her hafta onlarca mesajda insanlar, o işletmenin nerede olduğunu soruyor olur.

Bugün hiçbir haber sitesinde başlık altında haber içeriği ile ilgili olmayan yorum görmemek mümkün değildir. Mutlaka ciddi bir kitle kesinlikle içeriği okumadan yorum yapıyorlar.

Bugün onbinlerce takipçisi olan eski bir yazarın, şairin hayran sayfasında, o kişiyle ilgili ciddi eleştiriler ve hatta hakaretlerde bulunan bir yazıyı paylaşın. Size yemin ediyorum binlerce kişi paylaşmış olmak için paylaşacak, yazıda ne olduğuna bakmayacaktır.

Facebook uygulamalarda, oyunlarda önce izin istiyor. Ekranda kocaman “bu uygulama senin adına paylaşım yapmak istiyor”, “bu uygulama mesajlarına erişebilmek istiyor” yazıyor. İnsanların büyük çoğunluğu bunlara bir kez bile bakmadığı için kendi yüklediği uygulamalar duvarında reklam yayınlayınca “hesabıma virüs bulaştı” yazıyor. Hesaba değil, aklımıza virüs bulaştı.

İnternet insanların sadece yazmayı bildiği ama düşünmeye ve okumaya kesinlikle ihtiyaç duymadığı ortamdır. Bugün kimse bir bildirim gelip gelmediğini merak etmeden, dikkati dağılmadan tıpkı eski günlerdeki gibi bir şeyi tam konsantrasyon içinde okuyabildiğini iddia edemez. Gelecekte bu durumun ne sonuçlara yol açacağını düşünmek bile istemiyorum…

Her şeye ulaşmak karşılığında neyi feda ettik

Bilgi Çağını Anlayamadık/Yazılar

Kütahya türkülerini derleyen kişi; Hisarlı Ahmet.

Ortaokulda öğretmenimiz ödev verdi; Hisarlı Ahmet’in hayatını bulun getirin. Öğrenme heveslisi bir genç olarak her tenefüste kütüphaneye gittim. Bulamadık.

Kitapçı dükkanımızda konuyla ilgili kitap yoktu. Şehir kütüphanesine gittim. Ansiklopediler arasında kayboldum. Hiçbirinde geçmiyordu. Çok spesifik bir konuydu. Sonradan resmi bir kurumun konuyla ilgili kitapçık hazırlattığını öğrendik. Kitapçığı sorduk soruşturduk. Halamın evinde vardı. Bir okul çıkışı gittim ve kitaptan okuyup aynen dosya kağıdına not ettim.

Tüm oyuncakların içini açar, çıkarabildiğimiz her şeyi çıkarırdık. Motorları pillere bağlar, elektrikli arabalar yapardım. Bir gün elektronik kitabı buldum. Harçıklarımla zaman içinde lehim makinesi, devre kartları ve pek çok elektronik malzeme edindim. Ama elektrikle bir şeyler yapabildiysem de elektronik hiçbir şey yapamadım. Kapıdan geçince zil çalan ışık sensörlerini bir türlü kuramadım. Nasıl yapılacağını gösterecek, benim yaşımda birine bunları öğretecek hiçbir şey yoktu. Neyi heves ettiysek mutlaka onu yapmaya uygun yaşa gelmemiz bekleniyordu.

Bir öğretmenimiz anlatmıştı. Kendisi bizim yaşlarımızyken (30-40 yıl önce) biyoloji dersinde bir arkadaşı öğretmene bir soru sormuş. “Hocam” demiş. “Madem penguenler kuş ve yumurtayla ürüyorlar ve madem sadece kutuplarda yaşıyorlar; o halde kuluçkaya yattıklarında nasıl oluyor da yumurtayı ısıtacak sıcaklığa ulaşabiliyorlar?”.

Öğretmen cevabı bilmediğini araştırma yapması gerektiğini söylemiş. O yıllarda şehirdeki tüm kütüphanelere bakmış. Meslektaşlarına sormuş. Ankara’yı, kendi mezun olduğu üniversitesindeki hocasını aramış. Hocası da cevabı araştırmış ve uzun zaman sonra cevabı bulmuşlar.

İşte böyle yıllarda çocuktum, gençtim.

Yıllar geçti ve gözümüzün önünde insanlığın daha önce tanık olmadığı bir çağ geldi.

Hisarlı Ahmet’in hayatı Vikipedia’da var. Her satırını yazmam gerekmiyor, kopyalayıp yapıştırıp çıktı alıp götürebilirim. YouTube’da çocuklar için pratik videolar var. Penguenlerle ilgili videolar herkesin cep telefonunda. Orayı bizzat gidip görmüş bilimadamının bloguna dilediğin zaman ulaşabilirsin.

Bilgi ayağımıza geldi. Hem de her türlü bilgi.

Ama bir şey gitti.

Zaten oralarda bir yerlerde olduğu için artık merak etmiyoruz. Hayat hikayeleri orada, bunu okumanın yazmanın bir anlamı yok.

Hiçbir genç bilgisayarla ilgili olmayan bir uğraşın peşine düşmüyor. Öğrenmek için küçük görüldüğü bir konuya ilgi duymuyor. Dünyadaki tüm çocuklar internet aracılığıyla aynı şeylere gülüyor, aynı şarkıları dinliyor, aynı tarz konuşuyorlar.

Hiçbir çocuk derste penguenlerle ilgili akıllıca bir şey sormuyor. Kendisine anlatılan dışında hiçbir şey merak etmiyor, kendisine anlatılanı da umursamıyor.

Her şey ayağımıza geldi. Ama merak gitti.

Ben çocukken bir kişi bir iddia ortaya atarsa, doğruluğunu araştıramayacağımız için doğu kabul ederdik. İddia etmek kolaydı. İnanmak kolaydı. Doğrusunu öğrenmek zordu.

Şimdi her bilgi orada. Ama ulaşma isteğimiz yok.

Merak varken dahi ulaşma isteğimiz yok.

Sosyal medya çağında internete “ubuntu” adlı bir işletim sistemi ile ilgili bir şey yazmıştım. Bir üniversite öğrencisi arkadaş beni görünce onun ne demek olduğunu sordu. Beni görene kadar merak etmeye devam etmiş. Google’a yazıp aratmak aklına gelmemiş.

Eskiden ortada bilgi olmadığı için iddiaların hükümdarlığı sürerdi.

Şimdi interneti de zehirledik.

Bilgi dahi artık çözüm olmuyor.

İnsanlığın aydınlanma arzusu, susuz bir şekilde denize düştü, ölüyor. Bilginin olduğu ama kullanılamadığı çok vahim bir dönemden geçiyoruz…

Dün artık eskidi

Bilgi Çağını Anlayamadık/Yazılar

“Bilgisayarcı” diye bir tabir vardı, hala da vardır. Aynı kişinin hem donanımın hem yazılımın her ayrıntısından anlamasının beklendiği delilikle dahilik arasında bir yer yakıştırılan ünvan.

Bu eskiden kısmen mümkündü. İnsanlık için dev başlıklar zamanla kendi içinde ana başlıklara bölünür ve her biri için başlı başına ömür vermek gereken dallar doğar. Sinema tarihine bakarsanız, ilk yönetmenler aynı zamanda kameraları geliştmeye çalışıyorlardı. Bilgisayar mühendisliği hocaları, kısa zamana kadar Elektronik bölümü mezunlarıydı. Şimdi bilgisayarın dallarıyla ilgili fakülteler mevcut.

Gözümün önünde, web tasarımın gözde meslek olduğu kısa bir dönem yaşandı. Şuanda web tasarımcılar asgari ücret almak hayaliyle iki yıllık fakültelerden mezun oluyorlar. İlginçtir ki dünyada tek bir tema tasarlayıp binlerce satıp bizimkilerin bir yılda kazanacağı paradan daha fazlasını tek seferde kazanan tasarımcılar var. Ayrıca, bizim fakültelerdeki sadece bir derse ömrünü veren ve koca projelerin sadece o kısmını yapan insanlar var.

Çağ, hiçbir zaman bu şekilde hızlı değişmemişti.

Lise boyu ucuz ve adi walkmen (yeni nesil için çeviri; mobil kaset çalar) çeşitleri kullandım durdum. Harçlığım ucuz olanlara yetiyordu. Ama o zamanlar, 10 şarkı alabilen kasetleri dinlediğimiz ve pili bittikçe müziği de yavaş çalmaya çalışan bu cihazlar bizim için önceki nesillerin sahip olmadığı bir teknolojiydi. İlk profesyonel walkmenimi babam aldığında lisenin son senesindeydim. Onu da yatılı okulda etütte dinlediğim için iki kez okul yönetimine kaptırdığım için kullanamadım. Keyifle kullanabileceğim ilk yer olan üniversiteye götürdüm. Daha ilk kez kantinde bir arkadaşım onu gördüğünde gülme krizine girdi. Ben yatılı okuldayken herkes mp3 player çağına geçmişti.

Bir 3310 telefon aldırmak için fen lisesi kazanmam gerekmişti. Pixel pixel görüntülerde oynadığımız oyunlar, hareket katmaya çalıştığımız mesajlar, benzetmeye çalıştığız zil sesleriyle bize teknoloji harikası geliyordu. Birkaç yıl içinde eskidiler ve kameralı cep telefonları çıktığında çağın değiştiğini fark edemedik. Sonra bir baktık ki, onların devri de akıllı telefonlara yenilmiş. Telefonu olmayan kimse kalmaz oldu. Bu değişim sadece 10 yıl içinde oldu. Elimizdeki telefonlar sadece eski, devri geçmiş falan değil resmi olarak nostalji kategorisine girmişti.

Biz, aynı şeyin hem ileri teknoloji hem de nostalji olduğuna tanık olan ilk nesiliz.

Bir şeye alışana kadar yenisi çıkmış oluyor. Ve çoğu teknoloji ile ne yapılacağını keşfedemeden başkası çıkıyor. Gerçek manada “aptala” döndük. Sanki televizyonda bir şey izlerken bittiğinde tam hayata dönüş yapacağımız sırada başka bir kanalda izlemek istediğimiz başka bir şeye rastlamış gibiyiz. Asla gerçekliğe dönemiyor, olaylara dışardan bakamıyor, hayatımızı geliştiremiyoruz.

Ve biz, ne dişçide ne dolmuşta ne hiçbir yerde can sıkıntısı nedir bilmeyen kişiler olduk. Vakit inanılmaz hızlı geçiyor. Beklemek zorunda olduğumuz hiçbir şey yok. Reklamları atlıyoruz, istediğimiz an istediğimiz videoyu izliyoruz ve sıkıldığımızda haber kaynağımız bize birbiriyle alakasız konularda binlerce içerik gösteriyor. Yetmiyor. Cebimize bildirim geliyor, arkadaşımız bir şey gönderiyor, etiketleniyoruz, beğeniliyoruz, paylaşılıyoruz, retweetleniyoruz, takip ediliyoruz.

Düşünecek milyonlarca ayrıntıyla beynimize işkence yapıyoruz. Bundan 50-100 sene önce yaşamış birinin ömrü boyu kafasına giren kadar bilgi bizim bir haftada beynimizde yer etmiş oluyor.

Tabi bunlar içinde mutluluk ve stres verenler arka arkaya. Bir haber akışında bir futbol görüntüsünden komik düşüşlere, kedilere, dünyadaki savaşlara, bir kitaptan alıntıya, siyasete ve sevdiğimiz-sevmediğimiz insanların hayatlarından paylaşımlara kadar her şeyi görüyoruz.

Beynimizle ilgili bilmediğimiz bir şey var. Beyin, iki kolay konuyla meşgul olmaktansa bir büyük dertle uğraşmayı tercih eder. Bölünmek beyin için zor olandır. Hatta sırf bunun için; hayatla ilgili çözmesi kolay bir sürü derdi olan kişiler daha kolay aşık olurlar. Beyin, tek bir şeyi 24 saat düşünmeyi; hayatla ilgili problemlerini düşünmeye tercih eder ve o problemi çözüldüğünde diğer tüm problemlerinin kendiliğinden çözüleceğini umar, yanılır.

İşte böyle bir beyni kullanılmaz hale gelene kadar yorarız.

İlk nesillerin dezavantajları vardır. Mesela kurşun boyaların yasaklaması, sigaranın kanser yaptığının anlaşılması büyük zaman almış olaylardır. İlk nesil 20 yıl sonra kanser olunca denir ki;” şu, şu kadar sürede insanları şöyle etkiler.”. Ama biz sürekli HD ekranlara bakan gözlerini, yüksek sesle müzik dinleyen kulaklarını ve internet aracılığıyla beynini bu kadar yoran ilk nesiliz. Birkaç yıl sonra veya on yıl sonra; bizim nesil birden bire toplu hastalığa yakalanacak mı, köylere, yeşil alanlara, internetin çekmediği ortamlara terapiye yollanmaları mı gerekecek bilmiyoruz.

Bilgisayarla ilgili iş yaparken hep bunları düşünüyorum. Çünkü hızlı geçen zaman kadar şakası olmayan bir şey yoktur.

Telefonunu evde unuttu diye tüm gün stres yaşayan, online gelen yorumlar yüzünden depresyona giren, arkadaşları çağrılarına dönmedi diye intihar eden insanlar, kendi hayrına kullanabileceği bir şeyin kölesi olmanın en büyük göstergesi. İnsan her zaman her şeyi amacı dışına taşırır, sonra kendisini kontrol edecek önlemlerin peşine düşmek zorunda kalır. Kendini kısıtlaması, kendini kaptırmasından çok çok daha uzun zaman sürer ve ömrünün daha büyük kısmı da böylelikle gitmiş olur.

İnsan bir ömürde ortalama 26 yıl uyurmuş. Sevmediği bir işte çalışan kişinin ihtiyaçları ve çalışma süresi çıkarıldığında kendine ayıracağı bir kaç yıl vakti oluyor. Bu süreyi de televizyona ve internetin televizyona benzer yönlerine harcıyor.

Yani artık aslında yaşamıyoruz, sadece bir ışık parlaması gibi dünyada bir an görünüyor ve sonra kayboluyoruz.

“İnsanların büyük kısmı yaşamıyorlar, sadece varlar.” Oscar Wilde

İshak Gazel ile şiir sohbeti

Etkinlikler
kitapvekahvekutahya138

Kütahya Milletvekili İshak Gazel, Kitap Ağacı grubunun buluşmasına konuk oldu. Kendisi de aynı zamanda şair ve şiir okuru olan Gazel, gençlerle birlikte İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu şiirleri okuyup kendisinin İsmet Özel ile ilgili üniversite yıllarından kalma bir anısını paylaştı.

Günümüzde olanakların çok olduğunu ancak dertlerin değiştiğini söyleyen Gazel, hayatta kalıcı ve önemli şeyler yapmak için şiir ile aynı kökenden gelen şuur’un gerektiğini açıkladı. Aynı zamanda kitaplar da tavsiye eden Gazel, gençleri kitap okumaya verdikleri önem dolayısıyla tebrik etti.

Toplantıda aynı zamanda hayat, eğitim sistemi, iş bulmak, fikir insanı olmak ile ilgili de konuşurken, gençlerin dertleri üzerine de konuşuldu.

“Sosyal medya z kuşağının kontrolüne geçti” haberi

Medyada Abdullah Reha Nazlı konferansları/Medyadan
abdullahrehanazli

Sosyal medya uzmanı ve girişimci Abdullah Reha Nazlı, sosyal medya ile birlikte doğmuş neslin kalabalık nüfusunun ve interneti etkin kullanmalarının artık bariz şekilde topluma ve ekonomiye etki ettiğini söyledi. Kütahya Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü’nün bünyesinde çalışan psikolog, araştırmacı, eğitimci personele yönelik seminere konuşmacı olarak katılan sosyal medya uzmanı ve girişimci Abdullah Reha Nazlı, sosyal medya ile doğmuş neslin internetteki etkinliğinin ve nüfusunun diğer kuşakları geride bıraktığını ve bunun pek çok konuya etki ettiğini söyledi.

Nazlı’ya göre; 20 yıl öncesiyle kıyaslandığında, şehirlerin çarşılarındaki mağaza dağılımdan sinema sektörünün üzerinde durduğu konulara, gazetelerin haberlerinden giyim firmalarına kadar her şey internet kullanıcılarında ‘Z Kuşağı’nının egemen olmasının etkisi mevcut. Buna göre; büyük takipçisi olan hesaplar, check-in yapmanın gençler arasında popüler olduğu mekanlar, öne çıkan etiketler, fenomenler; milyonlarca gencin anında konuştuğu, yargıladığı ve yönlendiği konuları değiştirebiliyor. 80-90 arası doğmuş neslin internetin ilk günlerinde etkinliğinin sona erdiğini söyleyen Nazlı, artık milyonlarca takipçisi olan ve aynı tür basit içerikler paylaşan sayfaların tüm internette etkin olduğunu; buralarda olumsuz şekilde gündeme gelip tüm internette hakkında konuşulma korkusuyla pek çok kuruluşun Twitter hesaplarından Facebook sayfalarına kadar yayın türünü değiştirdiğini söyledi.

Nazlı’ya göre artık medya kuruluşları dahi sosyal medya hesaplarında gazete içeriklerinden farklı yayınlar, daha viral etkiye kavuşmasını umdukları yayınlar yapıyor. Gençlerin anlamadığı için eleştirdiği konuların hemen “internette tepki topladı” tarzı haberlere dönüşmesiyle bu günlere gelindiğini söyleyen Nazlı, artık nitelikli bilginin ortalıktan çekildiğini, yanlış bile olsa sadece ilginç bilginin yayıldığını ifade etti. Yeni neslin ana gündeminin internet olduğunu söyleyen Nazlı, uykusundan uyandığında ilk iş telefonundan bildirimlerini kontrol eden gençler için okul ve ev hayatı sadece sosyal medyanın konularından biri olacak kadar hayatlarında yer kaplıyor. Okul, dersler, sınavlar, aile içi konular zaman zaman sosyal medya hesabında yer alan karikatürize edilen, mizah malzemesi olan geçici bir gündem.

Nazlı, şu tavsiyelerde bulundu: “Bilgi kavramının gerçek manası gençlere öğretilmeli. Gençlerimiz için bilgi; sorunları çözme, tecrübe ya da ilerleme için bir araç değil. Bilgi sadece paylaşıp dikkat çekmek için kullanılıyor. Anlamadığı şeyi eleştirme alışkanlığı ve her şeyi siyah ya da beyaz olarak görme alışkanlığı tek tip insan oluşmasına, farklı olanın ötekileştirilmesine yol açıyor. Sosyal medyaya gerçek içeriklerin üretilmesi için profesyonel çalışmalar yapılması gerekli. Gençlere artık sosyal medya olmadan ulaşmaya çalışmak pek mümkün değil. Onların içinde doğduğu bu ortama biz sonradan adapte olarak onlar gibi düşünerek teknolojiyi etkin kullanıp hayatlarını kontrol edecek değil daha iyi hale getirecek bir araç olarak kullanmaları için çalışma yapılmalı.”

Git En üst